Kalemleri severim. Hatta bu bende, sıradan bir kırtasiye merakının ötesine geçen bir takıntı seviyesindedir. Bir kalemin ele oturuşu, mürekkebinin kağıtla buluştuğu o ilk an, yazarken belli bir açıda tutuşun parmak uçlarında bıraktığı o his... Bir kalemin kalitesi, kişinin kelimelerine, düşüncelerine ve kendi ismine duyduğu saygının bir göstergesi gibi gelir bana. İsim, sonuçta bir insanın bu dünyadaki en büyük mührü.
Ama günlük hayatın koşturmacası içinde etrafınıza bir bakın. Vezne önlerinde iplere bağlı, ucu bozulmuş, mürekkebi kesik kesik akan o plastik kalemleri hep görmüşsünüzdür. Ya da tam ihtiyaç duyduğunuz anda ortadan kaybolan, çalışanı çekmeceler arasında telaşlı bir arayışa sürükleyen o aidiyetsiz kalemleri. Bir ev satın alırken, bir ameliyata onay verirken, bir geleceğe bağlanırken, insanlar hayatlarının en kritik imzalarını çoğu zaman böyle özensiz bir atmosferde atıyorlar. Kimliklerini kâğıda yansıttıkları o anı, ellerine tutuşturulan "herhangi" bir araçla, bir an önce bitsin diye baştan savma gerçekleştiriyorlar.
Bana kalırsa o veznelerdeki bozuk kalemler aslında büyük bir metafor. Çünkü sadece belgelerin altına değil, kendi hayatlarımızın altına da benzer bir özensizlikle imza atıyoruz galiba.
Sokağa çıkın, iş yerlerine, kafelere, trafiğe bakın. Modern toplumun bize sunduğu "başarı" listesini tamamlamış milyonlarca insan göreceksiniz. Düzenli bir geliri var, bir evi var, sağlığı yerinde, sabahları gidip geldiği bir işi var. Kağıt üzerinde her şey yolunda görünüyor. Ama yüzlerine, sokaktaki adımlarına, birbirlerine karşı gösterdikleri o tahammülsüzlüğe baktığınızda gördüğünüz şey bambaşka: derin bir mutsuzluk, her an patlamaya hazır bir gerginlik. Her şeye sahip olan bu insanlar neden bu kadar öfkeli?
Cevap belki de uzakta değil, insanın kendi içinde, yüzleşmekten kaçtığı o karanlıkta. Sokaktaki o anlamsız öfke, aslında dış dünyaya değil, kişinin kendisine yönelmiş olabilir. Çünkü hayatlarının altına attıkları o "başarı" imzası, kendi seçtikleri bir kalemden çıkmadı. Toplumun, ailenin, sistemin uzattığı, herkesin kullandığı sıradan kalemlerle imzalandı hayatları. Başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken, farkında olmadan iradelerini teslim ettiler.
İçten içe kemiren bu öfke belki de kişinin kendi iradesizliğinin bir yansıması — gerçeği bilip de ona göre yaşama cesaretini bulamamanın getirdiği bir şey. O bozuk kalemi elinin tersiyle itip "ben kendi hayatımı kendi kalemimle yazarım" diyememenin ağırlığı. Evleri sıcak olabilir ama içleri üşüyor olabilir. Hesapları dolu olabilir ama bir yerlerde eksik hissediyor olabilirler. Başkasının uzattığı bir kalemle kendi hikâyeni yazmak zor iş.
Sabah kalktığınızda sebebini tam bilmediğiniz bir öfke taşıyorsanız, belki durup sormaya değer: bugüne kadar yaşadığınız hayatın altına gerçekten kendi kaleminizle mi imza attınız, yoksa elinize tutuşturulan o bozuk tükenmezle mi?
Haftanın Okuma Önerisi: Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan
İnsanın irade zayıflığıyla, toplumsal ikiyüzlülükle ve kendi karanlığıyla yüzleşmesini anlatan bir Türk edebiyatı klasiği.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Rıdvan Erdem
Tükenmez Kalem, Tükenen Hayat
Kalemleri severim. Hatta bu bende, sıradan bir kırtasiye merakının ötesine geçen bir takıntı seviyesindedir. Bir kalemin ele oturuşu, mürekkebinin kağıtla buluştuğu o ilk an, yazarken belli bir açıda tutuşun parmak uçlarında bıraktığı o his... Bir kalemin kalitesi, kişinin kelimelerine, düşüncelerine ve kendi ismine duyduğu saygının bir göstergesi gibi gelir bana. İsim, sonuçta bir insanın bu dünyadaki en büyük mührü.
Ama günlük hayatın koşturmacası içinde etrafınıza bir bakın. Vezne önlerinde iplere bağlı, ucu bozulmuş, mürekkebi kesik kesik akan o plastik kalemleri hep görmüşsünüzdür. Ya da tam ihtiyaç duyduğunuz anda ortadan kaybolan, çalışanı çekmeceler arasında telaşlı bir arayışa sürükleyen o aidiyetsiz kalemleri. Bir ev satın alırken, bir ameliyata onay verirken, bir geleceğe bağlanırken, insanlar hayatlarının en kritik imzalarını çoğu zaman böyle özensiz bir atmosferde atıyorlar. Kimliklerini kâğıda yansıttıkları o anı, ellerine tutuşturulan "herhangi" bir araçla, bir an önce bitsin diye baştan savma gerçekleştiriyorlar.
Bana kalırsa o veznelerdeki bozuk kalemler aslında büyük bir metafor. Çünkü sadece belgelerin altına değil, kendi hayatlarımızın altına da benzer bir özensizlikle imza atıyoruz galiba.
Sokağa çıkın, iş yerlerine, kafelere, trafiğe bakın. Modern toplumun bize sunduğu "başarı" listesini tamamlamış milyonlarca insan göreceksiniz. Düzenli bir geliri var, bir evi var, sağlığı yerinde, sabahları gidip geldiği bir işi var. Kağıt üzerinde her şey yolunda görünüyor. Ama yüzlerine, sokaktaki adımlarına, birbirlerine karşı gösterdikleri o tahammülsüzlüğe baktığınızda gördüğünüz şey bambaşka: derin bir mutsuzluk, her an patlamaya hazır bir gerginlik. Her şeye sahip olan bu insanlar neden bu kadar öfkeli?
Cevap belki de uzakta değil, insanın kendi içinde, yüzleşmekten kaçtığı o karanlıkta. Sokaktaki o anlamsız öfke, aslında dış dünyaya değil, kişinin kendisine yönelmiş olabilir. Çünkü hayatlarının altına attıkları o "başarı" imzası, kendi seçtikleri bir kalemden çıkmadı. Toplumun, ailenin, sistemin uzattığı, herkesin kullandığı sıradan kalemlerle imzalandı hayatları. Başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken, farkında olmadan iradelerini teslim ettiler.
İçten içe kemiren bu öfke belki de kişinin kendi iradesizliğinin bir yansıması — gerçeği bilip de ona göre yaşama cesaretini bulamamanın getirdiği bir şey. O bozuk kalemi elinin tersiyle itip "ben kendi hayatımı kendi kalemimle yazarım" diyememenin ağırlığı. Evleri sıcak olabilir ama içleri üşüyor olabilir. Hesapları dolu olabilir ama bir yerlerde eksik hissediyor olabilirler. Başkasının uzattığı bir kalemle kendi hikâyeni yazmak zor iş.
Sabah kalktığınızda sebebini tam bilmediğiniz bir öfke taşıyorsanız, belki durup sormaya değer: bugüne kadar yaşadığınız hayatın altına gerçekten kendi kaleminizle mi imza attınız, yoksa elinize tutuşturulan o bozuk tükenmezle mi?
Haftanın Okuma Önerisi: Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan
İnsanın irade zayıflığıyla, toplumsal ikiyüzlülükle ve kendi karanlığıyla yüzleşmesini anlatan bir Türk edebiyatı klasiği.