Hava Durumu

Sınıfını Söyle, Balığını Söyleyeyim

Yazının Giriş Tarihi: 14.10.2026 21:03
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.10.2026 21:06

Bir memlekette sınıf ayrımını anlamak için sosyoloji profesörü olmaya gerek yok. Balıkçı tezgâhının önünde beş dakika durun, yeter. Kimin lüfere baktığını, kimin palamutun fiyatını sorduğunu, kimin de balıklara şöyle bir göz gezdirip “Bugün de taze maşallah!” deyip yoluna devam ettiğini görürsünüz.

Çünkü bizim memlekette artık balık bile sınıf atladı. Daha doğrusu balık yerinde duruyor da biz onun karşısında sınıflara ayrılıyoruz.

Peki bu en sıradan deniz nimeti ne zaman vitrin malına döndü? İthal yeme bağımlı çiftlikler, mazota endeksli tekneler ve her şeyi olduğu gibi balığı da ikiye bölen bir enflasyon işini gördü; lüks olanla temel olan arasındaki çizgi kalınlaştıkça, palamut bile bir bakmışsın o çizginin öbür tarafına geçivermiş.

Lüfer başka bir dünyanın vatandaşı sanki. Adı bile aristokrat. Masaya geldiğinde yanında roka, limon, güzel bir sohbet, belki de deniz manzarası istiyor. Palamut ise halk çocuğu. Gazete kâğıdına sarılmış geçmişiyle, mutfaktaki kızgın yağla, apartman boşluğuna yayılan kokusuyla bizden biri.

Yanlış anlaşılmasın, palamuta lafımız yok. Palamutun suçu ne? O da denizde yüzüyor, lüfer de. Üstelik palamutun da lezzeti, itibarı, kendine has asaleti var. Mesele balığın cinsi değil, insanın tercih hakkı.

Asıl sınıf meselesi tam burada başlıyor.

Birileri balıkçıya gidip “Bugün hangi balık güzel?” diye soruyor. Birileri ise “Hangisi uygun?” diye. İlk soru damak zevkinin, ikinci soru cüzdanın sorusu. Birinin akşam yemeğini keyfi belirliyor, diğerininkini ay sonu.

Palamutun hikâyesi ise başlı başına bu memleketin ruh hâli gibi. Geçtiğimiz günlerde fiyatı düştü de düştü; tanesi elli liraya kadar indiği oldu. Tezgâhın önünde kuyruklar oluştu, aylardır balık yüzü görmemiş haneler bir anda palamuta koştu. Güzel mi güzel. Ama o kuyruk aslında buruk bir fotoğraf: Bir halkın, ancak fiyat dibe vurduğunda sofrasına balık koyabilmesi. Üstelik bu bolluk geçici; sürü geçer, fiyat yeniden tırmanır, palamut bir bakmışsın yine bütçenin üst katına çıkıvermiş. Yani halkın balığı bile bir gün ziyafet, ertesi gün hesap kitap meselesi.

Zaten tezgâhın hâli ortada: Kimi gün vatandaş fiyatı görüp balıktan tümden vazgeçiyor; “bari deniz havası bedava” deyip kıyıdan omega-3 kapmaya çalışıyor neredeyse.

Şaka bir yana, mesele yalnızca balık değil. Lüferle palamut arasındaki mesafe, aslında insanların hayatları arasındaki mesafe. Bir çocuk denizi yatın güvertesinden tanıyor, öteki belediye otobüsünün camından. Kimi ailenin yazı sahil kasabasında geçerken, kimi ailenin bütün yazı elektrik faturasının gölgesinde geçiyor. Ve iş sofraya gelince fark tek bir kelimeye iniyor: Bir evde “Bu akşam ne yesek?” diye sorulur, ötekinde “Bu akşam ne pişirebiliriz?”

Aradaki fark bazen bir kelime. Ama o kelimenin arkasında koca bir hayat yatıyor.

İşin en acıklı tarafı da şu: Biz bu eşitsizliğe öylesine alışmışız ki artık garipsemiyoruz. Lüks bir restoranda tek akşamda harcanan para, bir ailenin haftalık mutfak bütçesine yaklaşabiliyor. Sonra aynı şehirde, aynı denizin kıyısında yaşayan insanlara “Hepimiz aynı gemideyiz!” deniyor.

İyi de kardeşim, aynı gemideysek neden birimiz kaptan köşkünde lüfer yiyor da ötekimiz makine dairesinde ekmek arasıyla idare ediyor? Üstelik gemi su aldığında ilk ıslanan da hep aşağıdakiler oluyor.

Bakın, kimsenin lüfer yemesinde gözümüz yok. Kazansın, alsın, afiyetle yesin. Meselemiz birinin tabağındaki balığı küçültmek değil, diğerinin sofrasındaki seçenekleri çoğaltmak.

Çünkü adalet, herkesin aynı balığı yemesi değildir. Adalet, kimsenin ne yiyeceğine yalnızca yoksulluğunun karar vermemesidir. Palamut yiyen insanın hayalleri de palamut fiyatına mahkûm edilmemeli.

İzninizle kişisel bir itiraf: Yıllarca okudum, sınav üstüne sınav verdim, derken bir diploma, bir unvan sahibi oldum. Ama ay sonu hesabıma baktığımda kimi zaman bir temizlik işçisiyle hemen hemen aynı rakamı görüyorum. Şimdi burada durup bir yanlış anlamayı baştan keselim: Bunu, “ben okudum, nasıl olur da bir temizlik işçisiyle aynı parayı alırım” diye burun kıvırmak için anlatmıyorum. Tam tersine, sözüm eşitlik lafı açılır açılmaz “aman, benimkiyle onunki bir mi olacak?” deyip irkilenlere. Çünkü temizlik işçisinin emeği kıymetlidir, belki hak ettiği çok daha fazlasıdır; hiçbir iş bir insanı bir diğerinden üstün ya da aşağı kılmaz. Asıl ayıp, insanın değerini maaş bordrosuyla ölçen kafadadır. Benim derdim onun kazandığı değil; bunca yılın, bunca emeğin bir yerden sonra cüzdanda karşılıksız kalması… hem benim emeğimin, hem onunkinin. “Oku da adam ol” dediler; şükür, okuduk, bir entelektüel birikim kazandık. Meğer diploma da cüzdan da ayrı telden çalıyormuş: Biri “aferin” diyor, öteki ay ortasında susuyor.

Belki de bu yüzden artık insanlara “Hayatta ne yapmak istiyorsun?” diye sormadan önce “Hayatta neyi seçebiliyorsun?” diye sormamız gerekiyor. Çünkü sınıf dediğimiz şey bazen diplomada, bazen oturduğun semtte, bazen de balıkçının önündeki o kısacık tereddütte ortaya çıkıveriyor.

Ve günün sonunda mesele şu: Lüfer yiyenle palamut yiyen arasında bir kavga yok. Asıl kavga, istediği balığı seçebilenlerle fiyat etiketine bakıp hayallerinden vazgeçenler arasında.

Deniz hepimizin olabilir. Ama belli ki sofraya otururken herkes aynı kıyıdan gelmiyor.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.