Hava Durumu

Kiranın Gölgesinde Bir Ülke

Yazının Giriş Tarihi: 09.09.2026 14:56
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.09.2026 00:21

Bir çatı. Dört duvar. Kapanınca hafiften “gıcırt” eden bir kapı.

O gıcırtı bile artık bir lüks aslında. Çünkü o sesin geldiği kapının ardındaki şu birkaç metrekareye ulaşmak, çoğumuz için koca bir ömre yayılıyor.

Bir zamanlar derdimiz bu kadar sadeydi. Şimdiyse bu sade istek, milyonlarca insanın gecesini gündüzüne katıyor, uykusunu bölüyor, geleceğe dair ne kurduysa üstüne bir gölge düşürüyor.

Şunu baştan söyleyeyim, çünkü yazının geri kalanı hep buraya dönecek: Ev, artık “çalışıp alınan” bir şey değil. “Zaten sahip olanın daha da zenginleştiği” bir şey. Yani mesele emek değil, mülk. Kirayı sen ödüyorsun, servet ev sahibinde büyüyor. Çocukluğumuzdan beri kulağımıza fısıldanan o cümle — “çalış, adam ol” — tam da burada çatırdıyor. Çünkü çalışan değil, önceden alan kazanıyor.

Bu yazıda üç ayrı hayata bakacağız. Üç ayrı yaş, tek bir korku.

Yurt Kapısında Bekleyen Hayaller

Üniversite, insanın en özgür, en aptalca umutlu olduğu yıllar olmalı. Bugün binlerce genç içinse o yıllar tek bir şeye sıkışıp kalıyor: başını sokacak bir yer bulabilme telaşı.

Yurtlar yetmiyor. Sonuç açıklanıyor, “kazandım” sevinci daha bir gün sürmeden “e şimdi ben nerede kalacağım” paniğine dönüşüyor. Şehir merkezinde bir öğrenci evi, koca bir ailenin aylık bütçesiyle yarışıyor artık. Anne baba, çocuğunun eğitimine değil, kirasına para yetiştirmeye çalışıyor.

Bir genç düşünün; ders kitabına değil, ev ilanlarına saatlerce bakıyor. Elinde bir valiz, gözünde bir şehir hayaliyle geliyor, birkaç ay sonra “ya ben bu okulu bırakıp memlekete dönsem mi” diye mırıldanmaya başlıyor. Bu bir konaklama sorunu değil... Bir çocuğun umudunun, başını sokacak yer bulamadığı için sönmesi…

Kimi genç yarı zamanlı işlere koşuyor, sırf kirayı denkleştirmek için. Derse çalışacak hâli kalmıyor. Arkadaşlık, gezme tozma, o yaşın bütün o güzel boş işleri kalmıyor. Geriye tek bir tekerlek dönüyor: uyan, çalış, kira öde, uyu. Sabah baştan.

Bu gençlere iyi kulak verin... Hepsinin içinden aynı sessiz sitem geçiyor: Peki bizim ne suçumuz vardı? İnsanın aklına ister istemez Özgün’ün “Elveda”sı düşüyor — o terk edilmişliğin, o “ne yaptık da bunu hak ettik” sızısının şarkısı. Ama bu kez ağıt bir sevgiliye değil; bir şehre, bir kira kontratına yakılıyor. Gülümsersiniz: Koca bir ayrılık şarkısı, nasıl olduysa dönüp dolaşıp bir ekonomi yazısının tam ortasına düşmüş. Meğer terk edilmenin de bir faturası varmış... Üstelik her yıl zamlı.

Çalış ki adam olasın, değil mi? Ol bakalım.

Şehrin Çeperine Sürülen Emek

Bir de onlar var. Sabah köründe kalkıp işe giden, akşam sürüne sürüne dönen, ama “ev” dediği yer şehrin bambaşka bir ucuna kaymış milyonlar.

“Sürülen emek” diyorum ama yanlış anlaşılmasın; reçel gibi tatlı tatlı, ekmeğin üstüne şöyle keyifle sürülmüyor bu. Pastırmanın çemeni gibi sürülüyor daha çok; acı, bastıra bastıra, ince ince ve hep kenara doğru. Emek merkezden dışarı itiliyor, gitgide inceliyor.

Eskiden şehrin içinde, işe yürüyerek gidilecek bir mahallede oturmak sıradan bir beklentiydi. Şimdi aynı insan, maaşının aslan payını kiraya bırakıp işine bir buçuk iki saat gidiyor. Otobüs, metro, yine otobüs. Gün evden çıkışla başlıyor, eve dönüşle bitiyor; arada ne varsa… dostluk, keyif, biraz nefes... sessizce siliniyor.

Bu insanlar şikâyet bile etmiyor çoğu zaman. “Şükür, işim var ya” deyip kendini avutuyor. Ama için için biliyor: bu bir hayat değil, hayatta kalmanın bir biçimi. Maaş yatıyor, ev sahibine gidiyor, faturaya gidiyor, elde kalan bir avuç parayla ay sonuna kadar idare. Tatil hayal, birikim masal, ileriye dönük plan yapmak resmen lüks.

Şehrin göbeğinde yükselen her yeni rezidans, bu insanları biraz daha kenara itiyor. Şehir büyüdükçe onlar küçülüyor.

E, ne yapsın? Otursa tavana baksa? Yok yok, çalışsın, adam olsun. Oldu işte... Şehrin en ucunda, iki otobüs ötede, adam gibi.

Bir Ömür Çalışıp Şimdi Korkanlar

En çok cana dokunanı da bu galiba. Bir ömür çalışmış, alnının teriyle bu ülkeyi bugüne taşımış insanların yaşadığı çaresizlik.

Emeklilik dinlenmenin, hak edilmiş bir durgunluğun vakti olmalıydı. Oysa bugün çok sayıda yaş almış emekli için yeni bir korkunun başlangıcı: “Ya kirayı ödeyemezsem?” Ev sahibinin her ay biraz daha zam istemesi, bir emeklinin gözüne uyku girdirmiyor. Kimi, markette elindeki ürünü rafa geri koyuyor... Çünkü o ay önce kira.

Altmış, yetmiş yıllık bir ömrün sonunda “evden çıkarılırsam ne yaparım” diye düşünmek... Bu insanlar bir zamanlar bu memleketi ayakta tutan ellerdi. Şimdi kendi çatılarının altında bile kendilerini emniyette hissetmiyorlar.

Çalış, adam ol demişlerdi. Oldu. Seksen yaşında, bir elinde reçete, gözünün ucunda kira zammı. Nasıl, beğendin mi adam olmayı?

Barınma Bir Yatırım Aracı Değil

En kolay unuttuğumuz şey şu: ev bir metrekare hesabı, bir kira getirisi, bir portföy kalemi değil. Ev; bir gencin ders çalışacağı masa, bir çalışanın günün sonunda oturup “oh” diyeceği köşe, bir emeklinin başını yastığa koyup korkusuzca uyuyacağı yer.

Bir toplum konutu bir varlık sınıfına çevirdiğinde yalnızca fiyatlar yükselmez; “çalış, bir yerlere gel” diyen o eski sözleşme de sessizce ölür. Çünkü artık çalışmak değil, önceden sahip olmak kazandırıyor. Gencini yurt kapısında, çalışanını şehrin ucunda, yaşlısını kira korkusunda bırakan bir ülkede konuşulması gereken şey ekonomiden çok, vicdan.

Barınma alınıp satılan bir lüks değil, pazarlığa gelmez bir yaşam hakkı. Bir toplum bunu unuttuğu gün, “çalış adam ol” diye büyüttüğü kendi çocuklarına verecek bir cevabı da kalmıyor.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.