28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da bir yemek verilir. Sofrada birkaç arkadaşı vardır Mustafa Kemal Paşa’nın. Yemeğin bir yerinde dönüp “Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz,” der. Ertesi gün, 29 Ekim akşamı Meclis’te teşkilat-ı esasiye kanununda yapılan değişiklik kabul edilir ve Türkiye bir cumhuriyet olur. Aynı oturumda Mustafa Kemal, oylamaya katılan 158 milletvekilinin oyuyla ilk cumhurbaşkanı seçilir. Ankara’da toplar atılır.
Tarih kitapları bu anı genellikle birkaç satırla geçer. Oysa o akşam alınan karar, bir sonraki on beş yılda Anadolu insanının hayatını baştan sona değiştirecek bir yolun ilk adımıydı.
Rakamlara bakmak yeter. 1927'de yapılan ilk nüfus sayımında ülkede okuma yazma bilenlerin oranı yüzde on civarındaydı. On kişiden dokuzu bir mektubu, bir dilekçeyi, bir gazeteyi okuyamıyordu. 1928'de yeni harfler kabul edildi, ardından Millet Mektepleri açıldı. Okul sıralarında çocukların yanına yaşlı başlı insanlar oturdu. Kadınlar 1930'da belediye seçimlerinde, 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını kazandı. Bu hak o yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlara henüz tanınmamıştı. 1935'te Meclis’e on sekiz kadın milletvekili girdi.
Bunları sıralarken bir şeyi hatırlatmak isterim. Bu adımların hiçbiri bolluk içinde atılmadı. Ülke on yılı aşkın bir savaş döneminden çıkmıştı. Nüfus azalmış, köyler boşalmış, kasabalar yanmıştı. Ankara başkent ilan edildiğinde, Cumhuriyet’ten iki hafta önce, doğru dürüst bir otel bile yoktu şehirde. Milletvekilleri derme çatma evlerde kalıyordu. Yani Cumhuriyet bir zenginliğin üstüne değil, bir yokluğun ortasına kuruldu. Belki de değerini asıl buradan alıyor.
Cumhuriyet’i yalnızca bir yönetim biçimi olarak görmek eksik kalır. Onun özü, egemenliğin bir kişiden ya da bir hanedandan alınıp millete verilmesiydi. Meclis’in duvarında hâlâ asılı duran “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü bunu anlatır. Bu söz bir hak olduğu kadar bir sorumluluktur da. Egemenlik millete aitse, onu korumak da milletin işidir.
Yarın Cumhuriyet yüz üçüncü yılına giriyor. Bir insan ömrü için uzun, bir devlet için hâlâ genç bir yaş. Her kuşak ona kendi sorularını, kendi beklentilerini taşıdı, taşımaya da devam edecek. Bu da olması gereken şey. Cumhuriyet camın arkasında seyredilecek bir hatıra değil. Her gün yeniden sahip çıkılması gereken bir emanet.
1923'te o kararı verenler, sonunu göremeyecekleri bir yola çıktılar. Bugün o yolun neresinde durduğumuzu sormak, bize düşen en anlamlı kutlama olsa gerek.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Metin Mutlu
Bir Gecenin Kararı
28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da bir yemek verilir. Sofrada birkaç arkadaşı vardır Mustafa Kemal Paşa’nın. Yemeğin bir yerinde dönüp “Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz,” der. Ertesi gün, 29 Ekim akşamı Meclis’te teşkilat-ı esasiye kanununda yapılan değişiklik kabul edilir ve Türkiye bir cumhuriyet olur. Aynı oturumda Mustafa Kemal, oylamaya katılan 158 milletvekilinin oyuyla ilk cumhurbaşkanı seçilir. Ankara’da toplar atılır.
Tarih kitapları bu anı genellikle birkaç satırla geçer. Oysa o akşam alınan karar, bir sonraki on beş yılda Anadolu insanının hayatını baştan sona değiştirecek bir yolun ilk adımıydı.
Rakamlara bakmak yeter. 1927'de yapılan ilk nüfus sayımında ülkede okuma yazma bilenlerin oranı yüzde on civarındaydı. On kişiden dokuzu bir mektubu, bir dilekçeyi, bir gazeteyi okuyamıyordu. 1928'de yeni harfler kabul edildi, ardından Millet Mektepleri açıldı. Okul sıralarında çocukların yanına yaşlı başlı insanlar oturdu. Kadınlar 1930'da belediye seçimlerinde, 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını kazandı. Bu hak o yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlara henüz tanınmamıştı. 1935'te Meclis’e on sekiz kadın milletvekili girdi.
Bunları sıralarken bir şeyi hatırlatmak isterim. Bu adımların hiçbiri bolluk içinde atılmadı. Ülke on yılı aşkın bir savaş döneminden çıkmıştı. Nüfus azalmış, köyler boşalmış, kasabalar yanmıştı. Ankara başkent ilan edildiğinde, Cumhuriyet’ten iki hafta önce, doğru dürüst bir otel bile yoktu şehirde. Milletvekilleri derme çatma evlerde kalıyordu. Yani Cumhuriyet bir zenginliğin üstüne değil, bir yokluğun ortasına kuruldu. Belki de değerini asıl buradan alıyor.
Cumhuriyet’i yalnızca bir yönetim biçimi olarak görmek eksik kalır. Onun özü, egemenliğin bir kişiden ya da bir hanedandan alınıp millete verilmesiydi. Meclis’in duvarında hâlâ asılı duran “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü bunu anlatır. Bu söz bir hak olduğu kadar bir sorumluluktur da. Egemenlik millete aitse, onu korumak da milletin işidir.
Yarın Cumhuriyet yüz üçüncü yılına giriyor. Bir insan ömrü için uzun, bir devlet için hâlâ genç bir yaş. Her kuşak ona kendi sorularını, kendi beklentilerini taşıdı, taşımaya da devam edecek. Bu da olması gereken şey. Cumhuriyet camın arkasında seyredilecek bir hatıra değil. Her gün yeniden sahip çıkılması gereken bir emanet.
1923'te o kararı verenler, sonunu göremeyecekleri bir yola çıktılar. Bugün o yolun neresinde durduğumuzu sormak, bize düşen en anlamlı kutlama olsa gerek.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.